16 Temmuz 2008 Çarşamba

Kim Kimdir? Ep - 6: Frattius Philiscranus II


Bugüne kadar bu dizide hep yakın geçmişten az çok bizim veya yakınlarımızın hatırlayabildiği isimlere yer verdik ancak birisi var ki...
Bu zatı anmadan geçmek, bu topraklara, bu memlekete karşı büyük ayıp olacaktı. Bu kişi, o zamanlar küçük bir Roma kasabası görünümünde, dönemdeki adıyla 'Antellie'de (sonradan Pamfilya) musikinin, muhabbetin temellerini atan, altyapısını kuran Frattius Philiscranus II'den başkası değildir...
Kendisiyle ilgili sağlıklı bilgilere fazla sahip olmasak da, yaşadığı dönemde kentin çehresini değiştirdiği biliniyor. Çağdaşı imparatorlar kalelerini güçlendirmekle meşgulken, Frattius'un kentini gezip dolaşarak, kalesinin manzaralı köşelerine 'mangal delikleri' yaptırdığı anlatılır. (Ardılları bu delikleri savaşlarda kullanmak üzere 'mazgal deliklerine' çevirdiler, pek yazık...)
Kendisinin huysuz ve aksi bir imparator olduğu, ancak neredeyse hergün verdiği ziyafetlerde musikiyle (biraz da içkinin etkisiyle) sakinleştiği, hatta zaman zaman eşlik ettiği rivayet edilir.
Yukarıdaki resimde, Frattius adına basılmış, üzerinde kabartması bulunan Roma dönemi sikkesi incelenebilir. Söz konusu sikke, Mehper'in envanter konusunda Kahire Müzesiyle yarışan, evlere, depolara sığmayan arşivinden bir seçmedir. Mehper, Türk Sanat Musikisi'ni ve kültürünü gelecek nesillerle birlikte tüm dünyaya tanıtmayı kendisine görev eddinmiş yerel bir örgütlenmedir.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Kim kimdir? Ep - 5: Karabiberler


Beşer - artık 'insan' diye tabir ediliyor- , tarihin en karanlık dönemlerinden günümüze kadar, fikirlerini, hislerini, arzularını ve tecrübelerini ifade etme ihtiyacı duymuştur. Bu ifadeyi herkes yeteneğine göre, kimi zaman resim şeklinde, kimi zaman heykel şeklinde somutlaştırmıştır. Kimi kendisini en iyi şiirle, yazıyla, müzikle, sazla, sözle, ifade ederken, bazıları da bu müziğe, ritme uygun, kıvrak figürlerle - dansla- mutluluğunu, acılarını, neşesini dile getirmiştir, getiregelmiştir.

Uzun zaman sonra aranıza dönmenin tarif edilmez mutluluğunu yaşarken, bu yazımızı düğün-derneklerin, yılbaşlarının vazgecilmezi, 'dansözlere' ayıralım istedik. Dansöz deyince bugün akla Oryantal Asena, Tanyeli geliyor, kafa kağıdı bizimkiler gibi biraz daha eski olanlar ise Nesrin Topkapı, Prenses Banu isimlerini hatırlayabiliyor. Bizim gibi Antalya sahnelerine aşina olanlar ise Oryantal Esinti'yi anmadan geçemiyor.

Antalya sahnelerinde dansözler deyince, işte tam da orada bir durup geçmişe bakmak gerekiyor. İstiklal Harbi'nin hemen ertesinde, Cumhuriyetin ilk günlerinde, o zamanlar şimdiki Kaleiçi'nden ibaret olan bu kent, ne Kemal Paşa'yı, ne kaçan padişahı, ne de içinde kıvrandıkları yoksulluğu umursuyordu. Başta erkek kısmı olmak üzere halkın aklı adeta uçmuştu, varsa yoksa o iki dansöz: Karabiberler...
Gerçek adlarını kimse bilmez, bu ikisinin de cihan değer güzelliğine hiç söz yok! Kaşlar kara, gözler kara, kirpikler kıvrım kıvrım, uzun boy, uzun boyun, eller ayaklar yüzlerinin güzelliğine uygun, edası ve reftarı fitnei gerdun tannaz, dilnüvaz, şivekar ve işvebaz duhteri mümtazlar...

İkisi de çingene, bir kemâni ile zurnacı çalar, iki dansöz çarşıda, pazarda, artık nerede rastgelirse kalabalığı bulduğu yerde salaşı serer, çıkar meydana başlardı oynamaya. Bilen bilmeyene söyler, fırında hamurkâr, pişirici, pastacı, hammal, helvacı, şekerci, kayıkçı, hamamlarda natır, tellak, simitçi, bozacı, arabacı, kim varsa çevrede görenler takılır kalır, kentte hayat dururdu. Sabit bir sahneleri olmadığından, sabahın erken saatlerinden meydanlara bir akın başlarmış. Bunların dansa başlamasını bekleyenler yüzünden meydanlar âdem deryası olurmuş.

Anlatılanlara göre hele bir kılıç oyunu oynarlarmış ki, medet! Bellerindeki al kuşağın bir ucunu topuklarına salar, ince uzun bacaklarında al bürümcükten yarı şeffaf ve bol paçalı birer şalvar, kara kuru kızlar kılıçların sim parıltılarına karışıp kaybolurmuş, çıplak ayaklarının hareketini göz takip edemezmiş! "Karabiberler oynayınca parsa toplamaya hacet kalmazdı, oynadıkları salaşın üstü atılan paralarla dolardı" diye anlatıyor şahitler.

E haliyle, dâr'ı dünyada güzellikte melek gibi Karabiberler'in aşkından içkiye vuran, hastalanıp yataklara düşenleri tedaviye devrin doktorları yetişemedi. Nice nevcivan, adem ejderhası gibi delikanlı bunlar yüzünden yitti, gitti. En çok rastlanan hastalık da 'teşemmüi kebed', yani karaciğerin mumlaşması idi. Çok tehlikeli bir hastalıktı, tek ilacı da 'anberiye suyu' idi. Ancak Hindistan'da Himalaya Dağları'nın en tepelerinde kar buz içinde çıkan, yosuna benzer bir bitkiden elde edilirdi ki, hayta takımından bir itin, çarşılıdan bir kimsenin bulması neredeyse imkansızdır.

Neyse konuyu dağıtmayalım, Karabiberler'in şöhreti cihanı tuttu. Çevre illerden, Burdur'dan, Denizli'den, Afyon'dan, İstanbul'dan, doğu illerinden bunları izlemeye kente gelenler daha sonra dönmediler, kaldılar. İşte Antalya'nın (o zamanlar Pamfilya) göç almaya, büyümeye başlaması ilk o günlere rastlar.

Gelgelelim, rakkaslık yolu bataktır... Bir genç kızın rakkas olması için sadece vücut yapısı, düzgünlüğü ve yüz güzelliği ve sadece oyun hüneri kâfi değildir. Sırtından namusun, iffetin bembeyaz gömleğini çıkarıp atması ve altındaki ar ve namus damarını da çatlatması lazımdır, şarttır. Rakkasların hemen hepsi bataklık çiçeğidir.
Akıbetleri hakkında tafsilatlı bilgi bulamasak da, Mehper olarak derinlemesine yaptığımız araştırmalar sonunda öğrendik ki gel zaman git zaman bu küçük hanımlardan yanık kokusu gelmeye başlayınca ikisi birden birilerinin peşine takılıp payitaht kentine, İstanbul'a göçmüşler.

Kim bilir o genç ve güzel kızlara ne oldu? Belki iki kat kambur, ağzında diş yok, elek, kalbur satan bakla falı bakan çingene karısı heyetinde mülevves acuzelere döndüler, belki de çıplak ayaklarındaki takunyalarını takırdatarak yürüyen, sokak süpürgesi, eli maşalı mahalle karıları oldular.
Çok enteresan bir diğer tevatür ise diyor ki, bunlardan biri, bir zaman sonra kitap yazmaya heves etmiş, işi gücü bırakıp eve kapanmış. Tevatür tabii bunlar, uzun araştırmalarımıza rağmen bırakın kitabı bulmayı, kitaptan bir fasikül, bir alıntı dahi bulmayı başaramadık. Olduğu halde bulamadıysak bu bizim, Mehper'in ayıbıdır, seve seve kabul ederiz.

Karabiberler'in birarada görüntülendiği yukarıdaki nadide fotoğraf, Amerikan Başkanları ve Japon Kralları ve hatta İngiliz Kraliçeleri'nin peşinde olduğu, eksperlerin değer biçemediği Mehper'in emsalsiz arşivindendir. Mehper, Türk Sanat Musikisi'ni hakettiği noktaya taşıma misyonuyla hayata geçirilmiş bir oluşumdur

Bayramınız Kutlu Olsun - Mehper Geri Döndü!

Müzisyenler düşünün, mesleğine aşık, tek istekleri çalıp söylemek... Öyle müzisyenler ki, ne renkli camdaki örnekleri gibi popstar seçme bahanesiyle jürilerde şov yapma peşindeler, ne de Bodrum'da soyunup gündemde kalmaya meraklılar...

Mehper'i tek kelimeyle tanımlayın derseniz, cevabımız şu olacaktır: Musikişinâs.

Musikişinâstır Mehper, musikişinâs olmasına da, musikişinâs olmak maalesef günümüzde müzisyenlerin tüm ihtiyaçlarını gidermeye yetmiyor. Bu yüzde biz de elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince, programımız izin verdiği surette düğün olsun, nişan olsun eşin, dostun bu tür mutlu günlerinde onlarla birlikte olmaya gayret ediyoruz.

Malum yaz mevsimi, düğün sezonu nedeniyle aksaklıklar oldu, çok şükür bu yaz işler iyiydi, bırakın blog yazmayı, yoğun program nedeniyle dinlenmeye zaman bulamadık, 'bilmemkimin kızı evleniyor orda çal', 'bilmemkimin oğlunun sünneti var orda söyle' derken geçmiş günler, haftalar, aylar.

Hayırlısıyla, acısıyla, tatlısıyla bir sıcak yaz mevsimi daha geçirdik. Uzun zaman sonra yeniden sizlerle birlikte olmanın zevkini yaşarken, Şeker Bayramı'nızı da kutlarız. Nice bayramlara birlikte girmek dileğiyle...

Mehper'i izlemeye devam edin...

29 Ocak 2007 Pazartesi

Kim kimdir? Ep - 4: Tahtacı Amat Pehlivan ve Yörük Mustâ

Türkler'in ata sporu... Yüzmeyle birlikte en fazla sayıda kası çalıştıran spor dalı... Aerobik teneffüs sisteminin en yoğun kullanıldığı, dayanıklılık, idman ihtiyacının had safhada olduğu sporlardan biri...

Bu spor, pek tabii ki, güreşten başkası olamaz. Güreş bugünlerde neredeyse kimsenin ilgilenmediği, izlemediği, hatta eskiden ana dallardan biriyken, bugün olimpiyatlardan ihraç edilmesi gündemde olan bir spor.

Peki ya geleneksel çayır güreşinde, yağlı küreşte, 'karakucakta' durum ne? Bu günleri görmek zorunda kaldığımız için biz Mehper olarak utanç içindeyiz lakin çayırda durum daha da fena.

Bugünkü konumuz aslen güreş değil amma güreş çayırlarında meşhur iki hemşehrimizle ilgili. Kimdir derseniz, Tahtacı Amat Pehlivan'la Yörük Mustâ olur cevabımız.

Bu ikisinin Koca Yusuf, Gaddar Kel Aliço veya Kurtdereli'den farklı olarak şöhretlerinin sebebi kesinlikle bahadır, yiğit pehlivanlar olmaları değildir. Bilakis hatırlayanlar, ikisinin de sırtı yerden kalkmaz, güreş heveslileri olduğunu anlatırlar istihzayla. Birer ellerinde yağ ibriği, birer ellerinde zembil içinde kispet, il il, güreş güreş gezerlerdi. Birbirlerinden başkasıyla pek güreş tuttuklarını hatırlayan yok, ve hatta, tevatürdür, doğrulatamadık ama, biri elini sokup da kispetin içine kasnaktan yakalamayagörsün, "o güreş uzar da uzardı artık" diye anlatırlar gülerek.

Bunların iddiasız pehlivanlar olmalarına rağmen her organizasyona hususi olarak davet edilmelerinin en birinci sebebi güzel sesleri, makam bilgileriydi kuşkusuz. O dönemde halk Türk Sanat Musikisi'ni bilmez, Türk Halk Müziği'ne, türkülere ehemmiyet verirdi. Güreşler de zamane halkının en çok ilgi gösterdiği spor organizasyonu olmasına rağmen, bu ikisinin nereden öğrendikleri belirsiz usûl-makam bilgileriyle geçtikleri fasıllar, güreşlere izleyici ilgisini kat be kat artırırdı. Bir başka tevatürdür ki, güya bunlar filanca paşanın mahbublarıymış çocukluktan, konakta almışlar eğitimi, hem temayüllerindeki garabet, hem de fizîkî gelişimleri yüzünden konaktan gönderilmişler... Her neyse, bu da konumuzun dışındadır, fazlası magazine girer ki, magazin Mehper'in yanından bile geçmek istemediği bir alandır.

Bu bed ahlâk, bed tıynet ikilinin 'Hüseynî' makamında, 'Düyek' usûlde söyledikleri Faik Ali Bey'in eseri 'Zamân olur ki ânın hâcle-i visâlinde' ve 'Hicâz' makamında 'Curcuna' usûlüyle meşk ettikleri 'Hançer-i aşkınla, ey yâr, gönlüm üzre vurma hiç' parçalarını hususiyetle güzel söyledikleri, kulaklara ziyafet çektikleri biliniyor.

Çayırda güreş tertibi en az 2-3 gün sürer, gündüzleri müsabakalara ayrılır, akşamları ise şölenler düzenlenir, ziyafet sofraları kurulurdu. Pehlivan denen adamın iştahı dillere destan, bir oturuşta bir kuzuyu başlangıç olarak yiyen babayiğitlerin olduğu yerde kesilen hayvanın, pişen etin hesabını tutmaya bir bölük matematik hocası lazım gelir.

Etin yanında mey (şimdiki şarap), arak (şimdiki rakı) da oluk oluk akardı. İçki burada, yemek burada, Tahtacı Amat Pehlivan burada, Yörük Mustâ burada... Eğlence için daha ne lazımdır ki? Büyüklerimizden dinlediğimiz kadarıyla bu iki pehlivan özentisi, yiyip, içip, çalıp, söylerken aşka gelip çıkar meydana, başlarmış göbek atmaya, köçeklik yapmaya. Köçeklikleri de zamanın değme gayrimüslim, Kıptî avratlarına taş çıkarır cinstenmiş diye anlatılır.

Bu noktada köçek nedir onu da anlatmak istedik lakin bazı sebeplerden, internetin en güvenilir bilgi kaynaklarından Wikipedia'daki tarifi olduğu gibi yazmaya karar verdik. Şöyle ki:
"The köçek phenomenon (plural köçekler in Turkish) is one of the significant features of Ottoman Empire culture. The köçek was typically a very handsome young male rakkas, 'dancer,' usually cross-dressed in feminine attire, employed as an entertainer and sex worker."

Bu meşhur ikiliden Tahtacı Amat'ın artık elini eteğini bu işlerden çektikten sonra, Antalya Kepezüstü tabir edilen bölgedeki köyünde münzevi olduğu, Yörük Mustâ'nın da kalan ömrünü Antalya'nın bir diğer ilçesi Manavgat civarında geçirdiği söyleniyor. Akıbetleri hakkında tafsilatlı malumat bulunmamaktadır.

İki musikişinas pehlivan için o günlerde uydurulan tekerlemelerden bazıları günümüze kadar gelebilmiştir. Örnek vermek gerekirse, "Mademki yörüksün, kapatma da görüksün" veya "şu biberler pek acı, koyim sana tahtacı" gibileri ilk akla gelenlerdir.

Yukarıdaki resim, Mehper'in British Museum, Musée du Louvre ve Metropolitan Museum of Civilisations tarafından ısrarla talep edilen, ancak elde edilemeyen arşivindendir. Mehper, Türk Sanat Musikisi'nin hakettiği ilgiyi kazanmasına yardımcı olmak için hayata geçirilmiş dev bir projedir.

22 Ocak 2007 Pazartesi

Anlayana 3'ler, 7'ler, 40'lar...



Tanrı dünyayı yarattı tozdan, topraktan, su, ateş ve havadan. Mahsûller büyüdü dize kadar, kimbilir hangi acayip şekil-şemalden hayat başlayıp geldi taaa bize kadar...
Ya iste boyle pek muhterem Turk Sanat Musikisi dostları, Tanri alemi yarattı ademoğulları, hayvanlar ve nebatat hep beraber yaşasın diye, muhterisler ise bölmeye kalktı onu hudutlarla.
Vakit geldi halklar kaldı hudutların ötesinde veya berisinde. Pasaportsuz geçemedik belki ama bizim duvarın dibinde tıngırdattığımız udun, tamburun veya kanunun sesi ne duvar, ne dikenli tel dinledi, geçti, dolaştı, 'öteki' ülkelere anlattı dertlerimizi. Bize de getirdi karşının tınılarını, birleştirdi hepimizi elinden geldiğince. Musikinin huzur veren dingin sesine kulaklarını kapatanlar ise tabancada tüfekte aradılar çözümü ki, dünyanın dört bir köşesinde gözü kulağı olan Mehper hiç şahit olmadı bulunduğuna.

Diyeceğim şu ki; 3'ler, 7'ler, 40'lar. 3 artı 7 eder 10. 40'tan çıkar 10'u, ne etti? 30.

Anlayan anladı, dudağının kenarında müstehzi bir tebessüme karışan iç burukluğuyla...