20 Ekim 2007 Cumartesi

Kim kimdir? Ep - 5: Karabiberler


Beşer - artık 'insan' diye tabir ediliyor- , tarihin en karanlık dönemlerinden günümüze kadar, fikirlerini, hislerini, arzularını ve tecrübelerini ifade etme ihtiyacı duymuştur. Bu ifadeyi herkes yeteneğine göre, kimi zaman resim şeklinde, kimi zaman heykel şeklinde somutlaştırmıştır. Kimi kendisini en iyi şiirle, yazıyla, müzikle, sazla, sözle, ifade ederken, bazıları da bu müziğe, ritme uygun, kıvrak figürlerle - dansla- mutluluğunu, acılarını, neşesini dile getirmiştir, getiregelmiştir.

Uzun zaman sonra aranıza dönmenin tarif edilmez mutluluğunu yaşarken, bu yazımızı düğün-derneklerin, yılbaşlarının vazgecilmezi, 'dansözlere' ayıralım istedik. Dansöz deyince bugün akla Oryantal Asena, Tanyeli geliyor, kafa kağıdı bizimkiler gibi biraz daha eski olanlar ise Nesrin Topkapı, Prenses Banu isimlerini hatırlayabiliyor. Bizim gibi Antalya sahnelerine aşina olanlar ise Oryantal Esinti'yi anmadan geçemiyor.

Antalya sahnelerinde dansözler deyince, işte tam da orada bir durup geçmişe bakmak gerekiyor. İstiklal Harbi'nin hemen ertesinde, Cumhuriyetin ilk günlerinde, o zamanlar şimdiki Kaleiçi'nden ibaret olan bu kent, ne Kemal Paşa'yı, ne kaçan padişahı, ne de içinde kıvrandıkları yoksulluğu umursuyordu. Başta erkek kısmı olmak üzere halkın aklı adeta uçmuştu, varsa yoksa o iki dansöz: Karabiberler...
Gerçek adlarını kimse bilmez, bu ikisinin de cihan değer güzelliğine hiç söz yok! Kaşlar kara, gözler kara, kirpikler kıvrım kıvrım, uzun boy, uzun boyun, eller ayaklar yüzlerinin güzelliğine uygun, edası ve reftarı fitnei gerdun tannaz, dilnüvaz, şivekar ve işvebaz duhteri mümtazlar...

İkisi de çingene, bir kemâni ile zurnacı çalar, iki dansöz çarşıda, pazarda, artık nerede rastgelirse kalabalığı bulduğu yerde salaşı serer, çıkar meydana başlardı oynamaya. Bilen bilmeyene söyler, fırında hamurkâr, pişirici, pastacı, hammal, helvacı, şekerci, kayıkçı, hamamlarda natır, tellak, simitçi, bozacı, arabacı, kim varsa çevrede görenler takılır kalır, kentte hayat dururdu. Sabit bir sahneleri olmadığından, sabahın erken saatlerinden meydanlara bir akın başlarmış. Bunların dansa başlamasını bekleyenler yüzünden meydanlar âdem deryası olurmuş.

Anlatılanlara göre hele bir kılıç oyunu oynarlarmış ki, medet! Bellerindeki al kuşağın bir ucunu topuklarına salar, ince uzun bacaklarında al bürümcükten yarı şeffaf ve bol paçalı birer şalvar, kara kuru kızlar kılıçların sim parıltılarına karışıp kaybolurmuş, çıplak ayaklarının hareketini göz takip edemezmiş! "Karabiberler oynayınca parsa toplamaya hacet kalmazdı, oynadıkları salaşın üstü atılan paralarla dolardı" diye anlatıyor şahitler.

E haliyle, dâr'ı dünyada güzellikte melek gibi Karabiberler'in aşkından içkiye vuran, hastalanıp yataklara düşenleri tedaviye devrin doktorları yetişemedi. Nice nevcivan, adem ejderhası gibi delikanlı bunlar yüzünden yitti, gitti. En çok rastlanan hastalık da 'teşemmüi kebed', yani karaciğerin mumlaşması idi. Çok tehlikeli bir hastalıktı, tek ilacı da 'anberiye suyu' idi. Ancak Hindistan'da Himalaya Dağları'nın en tepelerinde kar buz içinde çıkan, yosuna benzer bir bitkiden elde edilirdi ki, hayta takımından bir itin, çarşılıdan bir kimsenin bulması neredeyse imkansızdır.

Neyse konuyu dağıtmayalım, Karabiberler'in şöhreti cihanı tuttu. Çevre illerden, Burdur'dan, Denizli'den, Afyon'dan, İstanbul'dan, doğu illerinden bunları izlemeye kente gelenler daha sonra dönmediler, kaldılar. İşte Antalya'nın (o zamanlar Pamfilya) göç almaya, büyümeye başlaması ilk o günlere rastlar.

Gelgelelim, rakkaslık yolu bataktır... Bir genç kızın rakkas olması için sadece vücut yapısı, düzgünlüğü ve yüz güzelliği ve sadece oyun hüneri kâfi değildir. Sırtından namusun, iffetin bembeyaz gömleğini çıkarıp atması ve altındaki ar ve namus damarını da çatlatması lazımdır, şarttır. Rakkasların hemen hepsi bataklık çiçeğidir.
Akıbetleri hakkında tafsilatlı bilgi bulamasak da, Mehper olarak derinlemesine yaptığımız araştırmalar sonunda öğrendik ki gel zaman git zaman bu küçük hanımlardan yanık kokusu gelmeye başlayınca ikisi birden birilerinin peşine takılıp payitaht kentine, İstanbul'a göçmüşler.

Kim bilir o genç ve güzel kızlara ne oldu? Belki iki kat kambur, ağzında diş yok, elek, kalbur satan bakla falı bakan çingene karısı heyetinde mülevves acuzelere döndüler, belki de çıplak ayaklarındaki takunyalarını takırdatarak yürüyen, sokak süpürgesi, eli maşalı mahalle karıları oldular.
Çok enteresan bir diğer tevatür ise diyor ki, bunlardan biri, bir zaman sonra kitap yazmaya heves etmiş, işi gücü bırakıp eve kapanmış. Tevatür tabii bunlar, uzun araştırmalarımıza rağmen bırakın kitabı bulmayı, kitaptan bir fasikül, bir alıntı dahi bulmayı başaramadık. Olduğu halde bulamadıysak bu bizim, Mehper'in ayıbıdır, seve seve kabul ederiz.

Karabiberler'in birarada görüntülendiği yukarıdaki nadide fotoğraf, Amerikan Başkanları ve Japon Kralları ve hatta İngiliz Kraliçeleri'nin peşinde olduğu, eksperlerin değer biçemediği Mehper'in emsalsiz arşivindendir. Mehper, Türk Sanat Musikisi'ni hakettiği noktaya taşıma misyonuyla hayata geçirilmiş bir oluşumdur

1 yorum:

esbet dedi ki...

altima işeyeceğdim olum hanginiz yazdı bunu yaaaaa.... super olmuş....